Mevsimlerden yaz...
Ömrün bir haziranı,
Bir öğle sonrası gitmeliydin sen...
Huzursuz uyandığım bir sabah ertesi
Odama güneş dolmalıydı
Sen konuştukça ''sus'' istemeliydim
Soğuk terler dökerek...
Güneş öylece içime dolarken,
Ruhuma hiç dokunmamalıydı
Öyle buz kesmeliydi içim
Gözpınarlarım öğrenmeli
Dolmak değil donmak!
Öyle olmaz mı hep?
Böyle kış vakti
Bir öğle sonrası
Sevgi yutup, kin kusmak var mı?
Böyle gitmek?
Böyle çıplak...
Esasen böyle yalnızlık?
Kışın zaten öteki adıydı ayrılık...
Oysa biz güya ezber bozacaktık.
Vedalar, sonu hazırlanmış hikayeler içindir
Hep saçmasapanlığı
Ama olağanlığıyla bilinir...
Neden o kadar sustum bilmiyorum
Duymak istemediklerimdi,
Oysa pür dikkat dinledim.
Biliyorum;
Saçmalık!
Gidişini sükunetle izledim
Bilirsin sakin değildir mizacım.
Ama alışkanlıklardan kolay vazgeçilemez derler;
Bana da, bu gitmeler oldu -alışkanlık !
Sen giderken
Kaburgalarım teker teker kırıldı
Göğsüme çarptıklarından
Ciğerime nefes dolmayışına aldırmadım.
Ne garip?
Pek de ağlamadım...
Sen gidiyordun
Gözlerim kapandı,
Hani izliyordum?
Yalandı...
Bir yere gittiğin yok
Mevsimlere, hazirana hatta saatler kurmaya hiç lüzum yok...
Ayrılık da değil, yalnız-ca kış.
Sen gittin ben sustum dedim
O da yalandı!
Eline geçsin diye ellerimle seni yazdım!
Oysa gitmene ağlamamam yalan değil,
Yalan olan; gelişindi!
Gidişe önce bu gerekli...
Ama;
Nasıl inandım... ?
BURCU KÜÇÜK
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder